Bir Tarif: İnsan

…Hem madem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki;

İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,

Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi,

Ve kâinat Kur’ân’ının âyet-i kübrası,

Ve İsm-i âzamı taşıyan âyetü’l-kürsîsi,

Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri,

Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,

496960.jpg

Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur,

Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı,

Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,

Ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı,

Ve semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrâyı omuzuna alan,

Ve önüne iki acip yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı,

Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî,

Ve Kâinat Sultanının İsm-i âzamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi bir aynası, ve hitabât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hassı,

Ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı,

Ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksatları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir biçare zîhayatı,

Ve istidatça en zengini,

Ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde,

Ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen,

Ve ona ihsanlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu’cize-i kudret-i Samedâniye ve bir acûbe-i hilkat…

Ve Kainatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet ed(er)…

 

Kaynak: 11. Sua, Risale-i Nur
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1836

‘Kur’ân nedir, tarifi nasıldır?’

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risâlesi

Mahzen-i mu’cizât ve mu’cize-i kübrâ-i Ahmediye (a.s.m.) olan Kur’ân-ı Hakîm-i Mu’cizü’l-Beyânın hadsiz vücûh-u i’câzından kırka yakın vücûh-u i’câziyeyi Arabî risâlelerimde ve Arabî Risâle-i Nur’da ve İşârâtü’l-İ’câz nâmındaki tefsirimde ve geçen şu Yirmi Dört Sözlerde işaretler etmişiz. Şimdi onlardan yalnız beş vechini bir derece beyân ve sâir vücûhu içlerinde icmâlen derc ederek ve bir Mukaddeme ile onun tarif ve mahiyetine işaret edeceğiz.

Mukaddeme

Üç Cüz’dür.

Birinci Cüz: Kur’ân nedir, tarifi nasıldır?

Elcevap: On Dokuzuncu Sözde beyân edildiği ve sâir Sözlerde ispat edildiği gibi,

Kur’ân, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi;

ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi’ dillerinin tercümân-ı ebedîsi;

ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitâbının müfessiri;

ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazînelerinin keşşâfı;

ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakâikın miftâhı;

ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı;

ve şu âlem-i şehâdet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazînesi;

ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi;

ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası;

ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kâtıı, tercümân-ı sâtıı;

ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi; ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyâsı; ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi;

ve insaniyeti saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hâdîsi;

ve insana hem bir kitâb-ı şeriat, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emir ve dâvet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine mercî olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitâb-ı mukaddestir.

Hem, bütün evliyâ ve sıddîkîn ve ürefâ ve muhakkikînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvir edecek birer risâle ibraz eden mukaddes bir kütüphâne hükmünde bir kitâb-ı semâvîdir.

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler. (İsrâ Sûresi: 88.)

Kaynak: Risale-i Nur Kulliyati, 25. Soz

Mevlid Kandili Üzerine…

Peygamberimizin (sas) doğum gününü Mevlid Kandili’ni kutlamak bidat mıdır? Değilse nasıl değerlendirmeliyiz, bu güne mahsus özel ibadet var mıdır?

İmam Suyutî, konuyla ilgili olarak özetle şunları söylemiştir:

“İnsanların Mevlid-i Nebevi için toplanıp Kur’an okumaları, Hz. Peygamber (a.s.m)’in veladetiyle ilgili haberleri / menkıbeleri seslendirmeleri, bu münasebetle yemek tertiplemeleri bida-i hasenedir / güzel bir bidattır. Çünkü, bu toplantılarda Hz. Muhammed (a.s.m)’e karşı büyük bir tazim, bir saygı, onun dünyaya teşriflerinden ötürü büyük bir sevinç söz konusudur. Bu ise, sahibine büyük bir sevap kazındırır.” (bk. Suyutî, el-Havî li’l-fetavî, 1/272-şamile).

Mevlid kelimesinde “doğum” mânası vardır. Kandil kelimesinde de, belli günlerde yakılan aydınlık anlamı mevcuttur. İkisini bir araya getirip de Mevlid Kandili dediğimizde, Resûlüllah (asv)`ın doğum gecesinde minarelerde yakılan kandiller hâtıra gelmektedir. Müslümanlar, her sene Rebiü`l-evvel ayının on ikinci gecesine giriş teşkil eden geceyi dinî merasimlerle ihyâ eder, farklı bir huzur ve neş`eyle tes`id etme titizliği gösterirler. Kandillerle donatılan camiler bu niyetle dolar, taşar…

Müslümanlar bu geceyi, hem kendi açılarından, hem de çocukları açısından düşünürler. Kendi açılarından düşünürken ibâdetleri, çevredeki konu komşuya yardımları, çeşitli iyilikleri hatırlar, farklı bir yardım anlayışında olurlar. Çocukları açısından ise, çok dikkatli olurlar. Mâsum dimağlarda gecenin güzel bir hatıra olarak kalmasını temin edecek çarelere başvururlar. Nitekim o günde çocukların sevineceği şeyler alırlar, hoşlarına gidecek sohbetler tertip ederler, gecenin, zihinlerinde tatlı bir hâtıra olarak kalmasını temin ederler.

İslâm dünyasında mevlid merasimi ilk defa, Mısır’da hüküm süren Fatımîler (910-1171) tarafından tertiplenmiştir. Bu merasimler saraya ait olup, sadece devlet erkanı arasında cereyan etmekte idi. Fatimîler, Hz. Ali (r.a.) ve Fatıma (r.anha.)’ın doğum günlerinde de mevlid merasimleri tertip ederlerdi.

Sünnî Müslümanlarda ilk mevlid merasimi, Hicri 604 yılında, Selahaddin Eyyubî’nin eniştesi ve Erbil atabeği Melik Muzafferuddun Gökbörü tarafından tertiplenmiştir. Uzun hazırlıklarla düzenlenen merasimler, bütün halkı kapsayan bir şekilde düzenlenirdi. Muzafferuddin, çevre bölgelerden fakıh, sûfi, vaiz ve diğer alimleri Erbil’e çağırır ve kutlamalar gayet debdebeli bir şekilde cereyan ederdi.

Daha sonra, değişikliğe uğrayarak, Mekke’de de mevlid merasimleri tertiplenmeye başlanmıştır. Mekke ve Medine’den sonra mevlid merasimleri, İslam coğrafyasının her tarafında birbirinden farklı şekillerde tertiplenmeye başlanmış ve bu, bugüne kadar sürekliliğini korumuştur.

Osmanlılar tarafından mevlid, ilk defa III. Murat zamanında, 1588′de resmi hale getirildi. Merasimler, belirlenmiş teşrifât kaidelerine uygun olarak sarayda tertiplenir, ayrıca, önceleri Ayasofya Camii’nde, sonraları ise Sultan Ahmed Camii’nde yapılan merasimlere, devlet erkanıyla birlikte halk da katılırdı.

Bu merasimlerde, önce müezzin tarafından Kur’an-ı Kerîm okunur, bunun peşinden de vaazlar verilirdi. Daha sonra mevlidhân kürsüye çıkar ve bir bölüm okuduktan sonra iner, hediyesini alır ve ikinci mevlidhan kürsüye çıkarak, okumaya devam eder ve belirlenmiş kaideler çerçevesinde mevlid kutlamaları son bulurdu. (Asım Köksal İslam Tarihi)

Mevlidin dinimizdeki yeri nedir?

Mevlid Peygamberimizden (a.s.m.) üç dört asır sonra icad edilen İslâmî bir âdet olmakla birlikte, bid’atın hasene (güzel) kısmına girmektedir. Büyük hadis ve fıkıh âlimi olan İbni Hacer, mevlid merâsiminin meşrûiyeti hakkında şu hadisi zikreder:

İbni Abbas’ın rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiklerinde Aşure gününde Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrenir. Oruç tutmalarının sebebini sorduğunda Yahudilerden şu cevabı alır:

“Bu çok büyük bir gündür. Bugünde Allah, Mûsâ ile kavmini kurtardı. Firavun ile kavmini suda boğdu. Mûsâ da buna şükür için oruç tuttu. İşte biz de bugünün orucunu tutuyoruz.”

“Bunun üzerine Peygamberimiz, ‘Öyleyse biz Mûsâ’ya sizden daha yakın ve evlâyız’ buyurdu. O günden sonra hem kendisi oruç tuttu, hem de tutulması için tavsiyede bulundu.” ( Müslim, Sıyam 127)

İbni Hacer bu nakilden sonra şöyle der: “Bundan anlaşılıyor ki, böyle bir günde, mevlid gecesinde Allah’a şükretmek tam yerindedir. Fakat mevlid merasiminin Peygamberimizin doğum gününe denk getirilmesi için dikkat etmek gerektir.” (el-Hâvî fi’l-Fetevâ, 1/190.)

Bugünkü İslâm ülkelerinde Peygamberimiz (asv)2in doğumunu yâd etmek, ona salât-selâm getirmek maksadıyla çeşitli dillerde okunan mevlidler vardır. Arapça “Bâned Suâd, Bürde ve Hemziyye” kasideleri birer mevliddir. Türkçede ise yirmiden fazla mevlid manzumesi vardır. Fakat bunların içinde en çok tutulan ve okunanı Süleyman Çelebi merhumun 1409 yılında yazdığı Vesiletü’n-Necât isimli mevlid kitabıdır. Önceleri yalnız Peygamberimiz (asv)’in doğum gününde okunan ve tertip edilen mevlid merâsimleri, daha sonra bütün mübarek gecelerde tekrarlanmış, bilhassa memleketimizde daha da yaygınlaşarak, ölüm, hastalık ve daha birçok vesilelerle okunagelmiştir. Bazı İslâm âlimleri mevlidi bid’at sayarak karşı çıkmışlarsa da yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Bediüzzaman, zamanımızda bu meseleyi şöyle tashih etmiştir:

“Mevlid-i Nebevî ile Miraciyenin okunması gayet nâfi (faydalı) ve güzel âdettir ve müstahsen (iyi, hoş) bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtif ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir (sohbet sebebidir). Belki hakaik-i imani-yenin ihtarı (hatırlatılması) için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki îmanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyic (heyecan uyandıran) ve müessir bir vasıtadır.” (Nursi, Meklubat, s. 281-285)

Kandiller Nasıl Değerlendirilmelidir?

Bütün kandil gecelerinde yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:

1. Kur’ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur’ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.

2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.

3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar, onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.

4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.

5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.

6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.

7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.

8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.

9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.

10. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.

11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.

12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.

13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.

14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.

15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.

16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.

17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.

18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.

19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

Mübarek gecelerin ihyası ile ilgili özel bir ibadet mevcut değildir. Namaz, tilavet–i Kur’ân, dua gibi bütün ibadet çeşitleri ile gece ihya edilebilir… Mübarek gecelerde kılınan bazı hususi namazlar sünnette mevcut değildir; muteber bir rivayete de istinad etmezler. Bu, “O gecelerde namaz kılmak mekruhtur” anlamına gelmez. Teheccüd ve nafile namazları teşvik eden rivayetler çoktur. Bunların mübarek gecelerde yapılması elbette daha faziletlidir.” (Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/289).

Kandil gecelerine ait olduğu kaydedilen namazları da ayrıca kılmakta bir sakınca yoktur; sevaptan hâli değildir.

http://www.resulullah.org/peygamberimizin-sas-dogum-gununu-mevlid-kandilini-kutlamak-bidat-midir-degilse-nasil-degerlendirmeli

Sıla-i Rahim ve Ömür Uzatılması

‘Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.’ Buharî ve Tirmizi’nin rivâyet ettiği bu ve bunu destekler mahiyette başka hadislerde, sıla-i rahimin ömrü uzattığı beyan edilmektedir.
Ömrün uzaması ile ilgili olarak Seyyidina Hz. Âdem ve Hz. Davut arasındaki ömür teâtisi (alış-verişi) gösterilebilir. Kader levhalarında ömrünü az bulduğu Hz. Davut’a, kendi ömründen 40 sene veren Hz. Âdem, Hz. Davut’un 80 yıl yaşamasına vesile olmuştur. Kur’ân’da bulunmayan bu mesele, Kur’ân’dan sonra mühim iki kaynak olan Buharî ve Müslim’de anlatılıyor.
Bunun dışında öteden beri ehlullah arasında ömrün birbirine verilmesi meselesi de mütearef bir konudur. Kanatimce bu mesele ancak, verenin ve alanın ruhî dokularının uyuşması, aynı frekansı paylaşmaları ve Allah’ın bu fiilî ve kavlî duaya meşietiyle cevap vermesiyle gerçekleşebilir.
Her isteyenin veremeyeceği gibi, her isteyenin de alamayacağı bu alış-verişte netice itibarıyla ‘illet-i tâmme’nin gerçekleşmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın o mevzuda iradesinin taallukuna bağlıdır. İhtimal sıla-i rahim yapılınca o illet tahakkuk ediyor ve Allah ömrü uzatıyor.
Ömür uzamasının bir başka tevili de şöyle olabilir; Cenâb-ı Hak insanın yaptığı şeyleri bereketlendirip, nemalandırarak o insanın hayatını uzun bir ömür yaşamışçasına bereketlendirebilir. Şayet ömrün uzaması esprisi, insanın âhiret hesabına yönelik kazancıyla değerlendiriliyorsa, bu durumda insan âhiret adına çok kazanmış demektir. Mesela bunlardan birisi Kadir gecesidir ki, bin aya bedel olduğu ifade ediliyor. Eğer insan o gecede, o İlâhî teveccühü yakalarsa, sanki seksen sene yaşamış gibi olur. Bu, o insanın ömrü uzasaydı ve seksen sene de yaşasaydı işte o kadar sevab kazanacaktı demektir. Sadakanın, hasenatın, sıla-i rahimin ömür uzatması da bu şekilde olabilir.
Ömrün uzatılması meselesinin niçin sıla-i rahime tahsis edildiği hakkında şunlar söylenebilir; günümüzde en çok gadre uğrayan İslâmî prensiplerden biri de hiç şüphesiz yakın akrabanın unutulmasıdır. Evet, derecesine göre yakınların yer yer ziyaret edilmesi; onlarla aramızda vuslatın sağlanması; başta anne-baba, anne-babanın evlatları, sonra kardeşler, nene, dede; anne menzilinde dayı-teyze, baba menzilinde amca-hala gibi yakınların, anne-babaya karşı bile saygının çok ciddi sarsıldığı bir dönemde görülüp gözetilmesi mevzuu çok önem arz etmektedir.
Hz. Hatice validemiz çok akıllı bir kadındır ve o sanki bir peygambere zevce olmak için yaratılmıştır. Efendimizle ilk vahyin heyecanını paylaştığı dönemde bu büyük kadın, peygamberimizin, Cebrail (a.s.)’den ilk âyetleri aldıktan sonra ‘kendimdem korkuyorum.’ demesine mukabil; ‘Hayır ebediyen Allah seni zâyi etmeyecektir. Şüphesiz sen sıla-i rahim yapıyor, ihtiyacı olanın elinden tutuyor, yoksula bakıyorsun…’ der.
Hz. Hatice validemizin bunu demesi, Varaka b. Nevfel’in de bu istikamette bir mütalâada bulunmasından anlaşılıyor ki, sıla-i rahim, o toplumda zor yapılan ve talip olunan bir şey. Hz. Ebû Bekir, Efendimiz’e yapılanlar karşısında O’na sahip çıkarken, ‘Senin gibi, fakirin, yoksulun elinden tutan, sıla-i rahim yapan birine bu yapılmaz’ diyor. Ve yine komşulukla korumaya almak istediğinde, Kureyş’e karşı sıla-i rahimi referans olarak veriyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki sıla-i rahim o dönemde de herkes için gâye-i hayâl ve çok önemli bir şey…
Bir diğer yanıyla tarihte, pederşâhî, cedşâhî, ceddü’l-cedşâhî aile şekillerini görmek mümkün. Eskiden bizim toplumumuz da öyleydi. Bir baba-anne veya dedenin etrafında dünya kadar gelin ve evlat bulunurdu. Hâlâ bazı yerlerde de bu vardır. Bunlar aslında toplum molekülünün düşük çapta hücreleri gibi şeylerdir ki, ne kadar sağlam, sıhhatli, birbiriyle irtibat içinde olurlarsa o kadar sıhhatli bir toplum meydana gelir.
Türk toplumunda genel toplum değerleri çok târumâr olmuştur. Bu ülke âdeta toplumun değerleri açısından Akif’in: ‘Harab eller, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar…’ ifadelerinde kendini bulmuştur. Fakat Türk toplumunun aile yapısı bu üst üste gelen handikapları aşmamıza yardım etmiştir. O dönemde mektep bozulmuş, din tezyif edilmiş, muallim Allah’ın yerine konmuş; sokak bozulmuş, gazete ve mecmua dine hücum eder olmuş.. evet bütün bunlara rağmen bu toplum hâlâ ayakta ise zannediyorum o da işte bu sağlam aile yapısındandır.
Böyle acımasızca tahrip edilen bir cemiyetin tamirinde sıla-i rahimin rolünün çok büyük olduğuna inanıyorum ben. Dolayısıyla toplumu oluşturan hücreler, o hücreye esas teşkil eden atomlar, birbirlerine alabildiğine yakın olmalı. Herkes en dar daireden en geniş daireye kadar yakınlarını ziyaret edip, ihtiyaçlarını gidermeli, dertlerini dinlemeli ve karâbetin hakkını vermelidir.

Marifet Meydanı Olarak Arafat

05 Kasım 2011
Netgazete.com

MEKKE -İHA- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez Mekke’de, Arafat vakfesi öncesinde hacı adaylarına seslendi.

Öğleden sonra Arafat’ta vakfeye duracak olan Türk hacı adaylarına hitap eden Görmez, “Allahın misafirleri aziz kardeşlerim. Bizleri herşeyden önce mübarek, mukaddes Arafat meydanında yüce huzuruna kabul eden Allahmıza sonsuz hamdü senalar olsun. Bize beytine misafir olarak kabul etme lütfunda, kereminde, ihsanında bulunan yüce Rabbimize nihayetsiz şükürler olsun” diyerek konuşmasına başladı.

802260_2.gif

Görmez, “Cennetini yitirdikten sonra bu meydanda yüce Rabbimize iltica eden Hazreti Adem’e, Hazreti Havva’ya selam olsun. Başlı başına Allah’a sadakatin timsali olan bir ümmet olan İbrahim aleyhisselama, Allah’a yakınlığın ve teslimiyetin timsali olan İsmail aleyhisselama selam olsun. Hacer validemize selam olsun. Adem’in yakarışını, İbrahim’in sadakatini, İsmail’in teslimiyetini, bize hayat veren bir bayrama dönüştüren efendiler efendisi Muhammed Mustafa “sallallahü aleyhi ve sellem’e salat ve selam olsun. Veda Hutbesi’ni burada irad eden Muhammed aleyhisselama, bütün peygamberlere, bütün müminlere selam olsun. Salatü selam, tahiyyatü ikram, her türlü ihtiram Ona, Onun aline, ashabına olsun. Dünyanın dört bir yanından Beytullahın sahibine misafir olmak için gelen, dilleri, ırkları, ülkeleri farklı, fakat imanları, duyguları, coşkuları aynı olan ak kefenler içinde Arafat meydanını dolduran bütün kardeşlerimize selamlar olsun” dedi.

“HACI OLMAK BÜYÜK BİR SINAVDAN, DERİN BİR ÇİLEDEN GEÇİP AZGIN BİR ATEŞLE PİŞEREK EŞSİZ BİR TANIKLIĞIN KIYISINA VARMAKTIR”
“Allah’ın beytini ziyaret etmek, Beyt’in Rabbine manen iltica etmek, O’na vasıl olmak, Allah Resulunun doğup büyüdüğü, tevhid mücadelesi verdiği bu kutsal topraklarda İslamın canlı tarihini yaşamak, hac etmek üzere mesafeler kat ederek buralara geldiniz” diyen Görmez, “Ancak şunu bilmelisiniz ki, hac etmek, hacı olmak sıradan bir olay değildir. Hac etmek, hacı olmak büyük bir sınavdan, derin bir çileden geçip azgın bir ateşle pişerek eşsiz bir tanıklığın kıyısına varmaktır. Hac, büyük bir niyetin karara, büyük bir kararın, büyük bir eyleme dönüşmesidir. Hac, kalbin en büyük eylemi, bütün ibadetleri içinde mündemiç büyük bir ibadettir. Hac, kulun Allah’a verdiği en büyük sözdür. Allah ile yapılan bir ahidleşme, Allah ile varılan büyük bir misaktır. Haccın her farzı, her rüknü, her menasiki Rabbimize verdiğimiz ruhi, kalbi, fiili bir sözdür” şeklinde konuştu.

Görmez, “Kardeşlerim, bizler hacca niyet etmekle, yer yüzünde en büyük gayemizin, Rabbimizin rızası olduğunu ilan ettik. Bunu söz olarak verdik. Rabbim sana geliyoruz dedik. Sadece ve sadece O’na iltica edeceğimizi söz verdik. İhramı kuşanmakla biz, renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız, ihramı giymekle, helal, haram dairesinden çıkmayacağımıza,şimdiye kadar kıymet ölçüsü olarak bildiğimiz hiçbir şeye ama hiçbir şeye, servete, makama, mevkiye, milliyete, cinsiyete, beşeri unsurlara değer vermeyeceğimize, en büyük şanın, şerefin, değerin, izzetin Rabbimize kul olmakta olduğunu ilan ettik” dedi.

Görmez konuşmasına şöyle devam etti:
“Kardeşlerim, bizler mikat ile vaktimizi kuşanmaya ve Rabbimizle olan vakitleşmelere, muahedelere sadık kalacağımıza söz verdik. Mikattan itibaren, dilimizden düşürmediğimiz telbiye, bu sözün, bu ahdin, bu misakın ikrarıdır. O’ndan başkasına Lebbeyk ile yönelmeyeceğimizi hamdin, nimetin, mülkün yegane sahibinin Rabbimiz olduğunu ikrar ve ilan ettik.

Kardeşlerim, Allah’ın evini, Kabe’yi solumuza alarak kalbimize O’na yakın kılarak yaptığımız sevaplarımız, kalblerimizin yegane kıblesinin Rabbimiz olduğunu ilan etmektir. Safa ve Merve arasında say’imiz, Hacer validimiz misali, beşeri olandan ilahi rahmete koştuğumuz abı hayatın, Rabbimizin elinde olduğuna inandığımızın haykırışıdır.”

“ARAFAT MARİFET MEYDANIDIR. MARİFETULLAHA ERME ÇABASIDIR”
Görmez, “Kardeşlerim, bugün şimdi yolumuz uzaklaşa uzaklaşa Kabetullaha geldi, Kabe’nin sahibine yakın olma adına Arafat’a düştü. Beytinden kendisine yönelmek, iltica etmek adına Arafat’tayız. Arafat önce kendini bilme, kendini bulma, kendini tanıma çabasıdır. Tek muradımız, kendini bilen, Rabbini bilir hükmünce kendimizi tanıyıp Rabbimizi tanımaktır. Arafat marifet meydanıdır. Marifetullaha erme çabasıdır. Arafat irfan meydanıdır. Arif olmaya, hakikati bilmeye, tanımaya, anlamaya karar vermektir Arafat.

Arafat itiraftır. Günahlarımızı itiraf etme yeridir. Bütün günahlardan sıyrılıp gözyaşlarıyla arınmaktır. Arafat tearüftür, tanışmaktır, ayrılıkları kalblerden silip tanışmak, iyilik ve takva yolunda yarışmak, gönüller arasında eşitlik ve kardeşlik köprüleri kurmaktır. Arafat bir mahşerdir. Ölüm elbisesini giymiş, sorguya hazır vaziyette yüce yaratıcıya yönelmek için toplanmaktır” dedi.

“ARAFAT, İNSANLIĞA KANA BULAYAN, İKİ DÜNYA SAVAŞI ÇIKARAN IRKÇILIĞA VE HER TÜRLÜ AYRIMCILIĞA KARŞI BİR DURUŞTUR”
Görmez, “Arafat’taki ibadetimiz vakfedir. Öğle namazından sonra hep birlikte vakfeye duracağız Allah’ın izniyle. Vakfe bir duruştur. Sizin buradaki duruşununuz, kadını ile erkeği ile, milyonlarca kardeşiniz ile ak kefenler içinde vakfeye duruşunuz, dünyamızı ateşe veren, insanlığı kana bulayan, başımıza iki dünya savaşı çıkaran ırkçılığa ve her türlü ayrımcılığa karşı bir duruştur” şeklinde konuştu.

Görmez konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Sizi gören bütün insanlar, ırk ayrımı yaptığına, insanların teninin rengine göre yüceltip aşağıladığına, cinsiyetine göre değerlendirdiğine utanacaklardı. Sizin bu duruşunuz Resul-i ekremin hala Arafat meydanında yankılanan, “Hepiniz Ademdensiniz. Adem de topraktandır” sözünün tahakkukudur. Sizin buradaki duruşunuz, zalime karşı mazlumun yanında bir duruştur. Sizin buradaki duruşunuz hakkın, hakikatin, adaletin, iyinin, doğrunun, sevginin, yetimin, miskinin, mazlumun, mağdurun yanında bir duruştur.

Arafat bir diriliştir. Arafat dirilişimizdir. Arafat’a bugün ölmeden önce öldüğümüzü, dünyanın oyun ve eğlencesini terk edip, dirilişe doğru kutlu bir yolculuğa çıktığımızı fark ettik. Buradaki varlığınız şeytan ve yoldaşlarını mutsuz edecektir. Buradaki duruşunuz şeytana ve kötülüklere karşıdır. Bundan böyle hep şeytana karşı duracaksınız, bütün kötülüklere karşı haykıracaksınız. Siz ete, kemiğe bürünmüş bir barışsızınız.

Ey Arafat sakinleri, Ey Allah’ın misafirleri, kitabın hak olduğunu, Muhammed Mustafa’nın haklı olduğunu ispatliyor varlığınız. Allahın bir olduğu hakikatine kalıbınızla, varlığınızla imza atıyorsunuz. Yüzlerinizdeki ışıltılarla, göz yaşlarınızla şahitsiziniz Muhammed Mustafa’nı davasının hak olduğuna. Ne güzel nasiptir bu. Ne şanlı duruştur bu! Onun yerinde siz duruyorsunuz. Peygamber’in yerindesiniz, eshabın yerinde duruyorsunuz. Adem babanızdan kalan boşluğu dolduruyorsunuz. İbrahimin çağrısına cevap olarak ete kemiğe büründünüz. Bize kardeşlerim diye hitap eden, bizi özleyen Hazreti Peygamber’in hasretini gerçekleştiriyorsunuz. Ne mutlu size, ne mutlu size!

Sevgili kardeşlerim, burayı bizden önce şenlendiren Resuli Ekrem ve sahabelerin izindeyiz şimdi. Veda Hutbesi ile bize seslenen merhamet Peygamberi’nin ‘kardeşlerim’ hitabını hak edecek miyiz? Burada yankılanan o sesi bir kez daha duymaya çalışın. Buradan ayrılırken, Onun terk etmemizi istediklerini de terk edelim! Ardımızda bırakalım kin ve nefreti, ayağımızın altına alalım, yığmayı, biriktirmeyi, cimriliği. İnsan onurunu zedeleyen gıybet ve dedikodular arkamızda kalsın. Irkçılık ve hased, ayrımcılık ve nefret geride kalsın. Bize emanet edilen kadınlarımıza nezaketle davranmayı öğrenerek dönelim buradan. Öylece gidelim şeytan taşlamaya. Attığınız her taş içinizdeki bir kötülüğü şeytana iade etsin. Şeytan ile aramızı açalım. Tavır alalım şeytanın yoldaşlarına, öylece atalım taşlarımızı. Ümit dirilsin içimizde, ümitsizlik ölsün, nefret ölsün yüreğimizde, sevgi yaşasın. Kibirler küçülsün, büyüklenmeler yok olsun, tevazu ayağa kalksın, yürüyelim kardeşlerim, öylece yürüyelim. Peygamberlerin yürüdüğü bu yolda Onların yerinde yürüdüğümüzü, Onların yerine yürüdüğümüzü bilerek yürüyelim. Peygamberlerin getirdikleri değerlere yürüyelim. Mina’ya akarken durulmuş bir nehir gibi akalım. Rahmet denizi bizi bekliyor, yuvaya dönüyoruz. Dönerken Rahmet tepesinden avuç avuç rahmet taşıyalım hanelerimize, çocuklarımıza, sevdiklerimize Arafat’tan avuç avuç marifet taşıyalım, ülkemize, dünyamıza. Mina’dan sevgi, muhabbet taşıyalım bütün insanlığa.

Yarın, Allah izin verirse geceden itibaren akın akın Müzdelife’ye gideceksiniz. Kur’an-ı kerimin ifadesiyle “insan seline kapılıp yola akacağız” devam edeceğiz. Telbiye getireceğiz. Yarın beyaz güvercinler misali Meşari hareme doğru uçma zamanıdır. Arafat’ta gündüz kaldık, Meşari hareme yolculuk gece ve karanlıkta olacak. Sınav hala devam ediyor. Taşları Meşari harem toprağından bizzat kendi ellerimizden toplayacağız. Taş topraklarken elimizle yaptıklarımızı düşüneceğiz. Hayatım, mız bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçecek. Gecenin karasında, kalblerin karasını aklamak için kendimizi unutup, Rahmana yöneleceğiz. Günahlarımız ve pişmanlıklarımız için bir taraftan tövbe ederken, bir taraftan da onları def etmek, taşlamak üzere Mina’yı arzulayacaksınız. Gece boyunca Müzdelife’de kalırken, bakışlarınızı afaktan enfüse çevirmeniz gerekecek. Kulağınızda Resuli ekremin Veda Hutbesi’nden şu sözler tekrar yankılanacak, “Hepiniz Ademdensiniz. Adem de topraktandır.”

Mina’da cemerat var, şeytan taşlama var. Mina zaten aşırı istek, arzu demektir. Günün ilk ışıklarının gecenizi ve gündüzünüzü aydınlatmasıyla mahşerin kalabalığına karışma zamanı gelecek. Müzdelife’nin zahidi iken, Mina’nın mücahidi olacaksınız. Yorgun bedenlere, çökmüş omuzlara, yaklaşan bayram sabahının muştusu imdat edecek. Göreceksiniz ki gece ay hac ediyordu, gündüz güneş hac ediyor. Mina emniyet mekaknı, sınavın sonucunu alacağınız mekandır. Sakın o atmak için topladığınız taşları, sadece taş sanmayınız. O taşlar sizin bugüne kadar biriktirdiğiniz kusurlarımız, günahlarımız, kötülüklerimizdir, şimdi o taşları atarken, hem şeytanı, hem de kendi kötülüklerimizi taşlamış olacağız. Şeytanı ve kötülükleri uzaklaştırırken, Rabbimize yakınlığı, kurbiyeti elde edeceğiz. Bu kurbiyeti kurbanla pekiştireceğiz inşallah. Mina bayram sabahıdır. Kurtuluş günüdür. Gözleriniz bedeniniz yorgun. Ama kalbiniz dip diridir. Nefsin kötülüklerinden, dünyanın gelip geçiciliğinden, esaret zincirlerinden kurtulmak için şeytanı taşladıktan sonra, Kabeyi tavaf edecek, Safa ile Merve arasında say edeceksiniz. Artık bu sizin için bir bayramdır. Bayram günü, müminlerin diriliş günüdür. O gün, hacı olduğunuz gündür. Bayrama kavuştuğunuz için kurban keseceksiniz. İhramda iken bir otu koparmak yasaktı. Şimdi Allah’a bağlılığın gereği, bir canlıyı kurban edeceksiniz. Kurban ettiğin deve, koyun değil, heva ve hevesiniz, şehvetiniz, iradenizdir. O’nun rızası için hepsini kurban etmelisiniz ki, bayramı yüreğinizde yakınlığı özbenliğinde hissedebilesiniz. Çünkü bu bayram yakınlık bayram. Bu bayram kurbiyet anıdır. Önce taş atacaksınız. Attıkça paklanacaksınız. Bu bir sınavdır. Sonra bir baş kurban edecesiniz. Can sınavından geçecesiniz. Daha sonra tıraş gelecek. Sembolik olarak kendi varlığınızın bir parçasını da kurban edeceksiniz. Kurban bayramı, haccın anlamını yaşayanların bayramıdır. Velev ki, çok uzak coğrafyalar da olsa bile, sizler burada bu yakınlaşmayı yaşayanlar, kazandığınız güzellikleri gittiğiniz yerlere taşıyacaksınız. Gittiğiniz yerlere taşıyacaksınız. Kendi mekanlarınızda manevi bir kan dolaşımına sebep olacak tertemiz kanlar olacaksınız.

Damarlarda dolaşan tap taze kan, daha sonra kimi hacılara hicran yolu, kimilerine hasret yolu gözükecek. Kimi hacılara ise hicret yolu… Allah hicretinizi kabul etsin! Allah haccınızı mebrur etsin! Allah bayramımızı mübarek etsin! Allah haccınızı mebrur etsin! Allah say’inizi meşkur etsin! Kutlu olsun, mübarek olsun! Bütün Arafat’ın sakinlerine selam olsun, Allah’ın selamı rahmeti, bereketi, hepinizin, hepimizin üzerine olsun!”.

http://www.netgazete.com/News/802260/mehmet_gormez_arafat_oncesi_dua_etti_.aspx

Bir Huzur Çeşmesi: Tefviznâme

Zübeyir SELİM
Mayis 2011 / SIZINTI

Yıl 2000… İstanbul Küçükyalı’da acemi birliğinde askerim. Koğuş nöbetim sebebiyle bir gündüz vakti koğuştayım. Koğuşta bir de hasta arkadaş var, yatıyor. Ben bir o yana, bir bu yana gidip geliyorum. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin meşhur Tefviznâme’sinden bir bölümü tekrarlayıp duruyorum:

“Hakk şerleri hayreyler.
Zannetme ki gayreyler.
Ârif ânı seyreyler.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”

443065368_d802d442b2.jpg?v=0

Ben bu mısraları tekrar edip dururken, hasta arkadaşın âniden yerinden doğrulmasıyla kendime geldim. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, arkadaşım okuduğum şeyi, bir daha yavaşça ve sesli bir şekilde tekrarlamamı istedi. Dediğini yaptım; devamından birkaç dörtlük daha okudum. Arkadaşımın yüzündeki tebessüm gerçekten görülmeye değerdi. Birkaç gündür eğitime çıkamayacak kadar hasta olan arkadaşımın bir iki dörtlükle bir ân için kendine gelmesi hem sevinilecek hem de şaşılacak şeydi. “Lütfen bunu bana yaz!” dedi ve tekrar yattı.

Gerçekten de Tefviznâme böyle bir şiirdi. Tefviz, işi başkalarına havale ederek büyük yüklerin altından kurtulma mânâsına geliyor. Şiiri okuyup biraz tefekkür ettiğimizde, şu hayatın yükünün ancak bir Allah inancıyla çekilebileceğini, hayatın ağırlığının, onu rahmeti bol bir Allah’a havale etmeyle azaldığını hissediyoruz. İbrahim Hakkı Hazretleri, beyan gücünü şiirin güzelliğiyle birleştirince gerçekten şiiri sihir eylemiş. Derslerde konu gereği Tekke edebiyatını her anlatışımda bu şiiri de mutlaka yazdırır, üzerinde dururum. Şiirin sunduğu huzur iklimini tekrar duymaya ve duyurmaya çalışırım. Talebelerin gözlerindeki mutluluk beni ziyadesiyle sevindirir. Bu şiir öyle bir şiirdir ki, darda kalmış her gönle mutlaka bir iki rahatlama menfezi açar.

Evvelâ, şiirin girişi bir atasözü olabilecek kadar tesirli ve güzeldir. Hemen hemen her dil, hâdiseler karşısında sıkışınca söyleyiverir bunu. Söyler de, çoğu itibariyle, kime ait olduğunu, devamının nasıl geldiğini bilmez. Dörtlük, eskilerin ifadesiyle bir “darb-ı mesel” olmuştur artık.

“Hakk şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif ânı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.”

Ne kadar hoş bir nazar değil mi? İnsan bilmez; fakat hakikat tam da budur. Merhameti sonsuz Yaratıcı, şer görünen hâdiseleri de hayra tebdil eder; aslında bizim şer gördüğümüz pek çok hâdise, neticesi itibariyle hayırdır, güzelliktir. Fakat alışverişini hep acelecilikle yapan insanoğlu bu güzel manzarayı seyredemez pek, sabredip de merhametin, olmazların dünyasında ışımasını göremez ve çoğu zaman da sonsuz bir merhameti suçlama bahtsızlığına düşer maalesef. Oysa Yüce Yaratıcı hayatımızı hayırla, merhametle, güzellikle çepeçevre kuşatmıştır. Bu husus, Kehf Sûresi’nde bir iki misâlle çarpıcı bir şekilde işlenir. Hızır Aleyhisselâm’la Hz. Musa (as) bir seyahate çıkarlar. Bu seyahatte Hızır Aleyhisselâm, bir yolcu gemisini deler, bir çocuğu öldürür. Hz. Musa (as) olanlar karşısında itiraz yollu ifadeler dile getirir. Öyle ya, içinde onlarca insan bulunan bir gemide delik açılmış ve bir çocuk öldürülmüştür. Bunlar, zâhiri olarak şer sayılabilecek fiillerdir. Hz. Musa’nın (as) bu şaşkınlığını telâfi adına Hızır Aleyhisselâm şu meâlde konuşur: “İlerde yolcu gemilerine el koyan bir zalim hükümdar var. Ben bu gemiye az bir darbe vurarak gemiyi hasarlı gösterdim, dolayısıyla masum insanları taşıyan bu gemi bu hasarlı hâliyle zalim hükümdara hoş görünmeyecek ve yolcular kurtulmuş olacak. Bu çocuk ise, ilerde zalim ve günahkâr olacaktı. Onu öldürerek bu hazin akıbetini engellemeye ve ailesine Allah’ın (celle celâlühü) daha salih bir evlât bağışlamasına zemin hazırladım.”

“Deme şu niçin şöyle.
Yerincedir o öyle.
Bak sonuna, sabreyle.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”

Âdemoğlu hep acelecilikle iş yapar. Hâlbuki hikmet dediğimiz şey, sabırla kendini buluverir ve her biri bir hikmet eseri olan İlâhî icraatlar sabırla hissedilebilir. Biz içinde bulunduğumuz zamanı ve mekânı lâyıkıyla kavrayamazken, Allah geçmiş ve geleceği her şeyiyle bilir. Hâl böyleyken, cehaletimizin bir eseri olarak başımıza gelenleri veya etrafımızda cereyan eden hâdiseleri bazen tenkit ederiz. Hâdiselerin önüne ve ardına tam vâkıf olmadan, bunların nasıl neticeleneceğini bilmeden ve görmeden kaderi suçlarız. Böyle olunca da sıkıntılar hayatımızın yegâne dokusu oluverir. Hâlbuki kulun Yüce Yaratıcı’sına karşı sonsuz bir itimadı olması esastır. Zîrâ Allah (celle celâlühü) gündüzümüze güneş, gecemize ay ve yıldızlar, her amelimize büyük bir şevk ve lezzet, hastalığımıza şifa, açlığımıza nefis nimetler bahşederek bizim için sadece ve sadece güzellikler sunduğunu anlatmıyor mu?

“Sen Hakk’a tevekkül kıl.
Tefviz et ve rahat bul.
Sabreyle ve razı ol.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”

Kula düşen bu değil midir? Kendi vazifesini hakkıyla yerine getirmek, sonra da Sonsuz Merhamet Sahibi’ne tevekkül edip sabreylemek. Bin bir isim ve sıfatı varken kulunu sadece Rahman ve Rahîm sıfatlarıyla yüz on dört defa selâmlayan Allah (celle celâlühü) elbette her şeyi güzel yapacaktır. Öyleyse kendi işimizi eksiksiz yapmaya çalışıp, Allah’ın (celle celâlühü) güzellikler madenî icraatlarını sabırla seyretmeye çalışarak rahatı bulabiliriz.

“Bir işi murad etme.
Olduysa inad etme.
Hak’tandır o reddetme.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”

Dua, en sâfî bir ibadet, insanı rahatlatan bir amel. Fakat İbrahim Hakkı Hazretleri bu noktada mühim bir esası gösteriyor. Bir hususu, hırsla istemememiz ve isteğimizin aksiyle neticelendiğinde de kabul noktasında inat etmememiz gerektiğini hatırlatıyor. Bediüzzaman’ın (ra) bu konudaki misâli dikkate şayandır. Hasta, doktordan bir ilâç ister; doktor, o ilâç iyi gelecekse verir; iyi gelmeyecekse başka bir ilâç sunar. Bu noktada hastanın evvelki ilâçta ısrarı aleyhine olacaktır. İşte kuluna, bir doktordan daha merhametli olan Allah’ın (celle celâlühü) hakkımızda takdir buyurduğu her şey, O’ndan geldiği için asla reddedilmemeli ve hayırlı olanın bu olduğu kabul edilmelidir. Böylece başımıza gelen hâdiseleri doğru değerlendirmiş ve hayat yolunda uğradığımız her duraktan elleri dolu dolu ayrılmış oluruz.

“Sen adli zulüm sanma.
Teslim ol, nâra yanma.
Sabret, sakın usanma.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”

Allah (celle celâlühü) merhamet sahibidir. Bununla birlikte O, mutlak adalet sahibidir de. Adalete ters bir merhamet zulüm olduğundan, biz çoğu zaman adalet tecellilerini zulüm zannedip İlâhî adalet hakkında olur olmaz sözler sarf etme bahtsızlığına düşebiliriz. Bu konuda yine Bediüzzaman’dan çok orijinal bir tespit vardır: “İnsanlar zulmeder, kader adalet eder.” Tarih sahnesinde insanların yaşayageldiği zulümler, işledikleri zulümlerin kendilerine dönmesinden başka bir şey değildir. Yoksa, insanı yoktan var eden ve sayısız nimetle onu kendine muhatap kılarak şereflendiren Allah (celle celâlühü), ona zulmetmekten beridir. Bilakis, insana değer verdiği için ona yapılan zulümleri cezasız bırakmıyor.

“Hak’tandır bütün işler.
Boştur gam u teşvişler.
Ol hikmetini işler.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”

Hayatın akışında kendini kaybetmek istemeyen, hayatını mânâlandırıp ondan huzur bulmak isteyen insana tesirli bir nasihat: “Hakk’tandır bütün işler!” olsa gerek. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle “Hayatta tesadüfe tesadüf edilemez.” Her şey Allah (celle celâlühü) tarafından bir hikmete bağlı olarak işler ve hayat bu düzen içerisinde akar durur. Bir kuru yaprak bile ancak Allah’ın (celle celâlühü) izni dairesinde yere düşer. Böyle bir düşünce sahibinin hayatındaki en mühim duygu, güven ve huzur olacaktır. Çünkü bilir ki, hayatı büyük bir kudretin elinde, rastlantıların hiçbir tesiri olmadan, düzenle ilerliyor. Böyle bir insanın düşüncelerinde kargaşa, ölüm korkusu, başıbozukluğun verdiği gereksiz endişeler yer almayacaktır. Hayatı, Allah (celle celâlühü) tarafından işlenilmiş bir kanaviçe gibi gören bir ruh sahibinden daha huzurlu kim olabilir ki! İşte şiirimizin en can alıcı, bam telini dokunan bir bölümü daha:

“Nâçar kalacak yerde.
Nâgâh açar ol perde.
Derman eder her derde.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”

Her insan şahittir ki; sonsuz merhamet Sahibi, en güçsüz, en âciz ve yardıma en muhtaç olduğumuz ânlarda ânsızın bir inayet kapısı açıverir. İşler öyle yürür ki hiç beklemediğimiz yollar açılır, hiç tahmin etmediğimiz hâdiseler cereyan eder, hiç düşünmediğimiz kişiler sahneye çıkar ve olmazlar “olur” libası giyer. Kuluna şah damarından daha yakın ve ana-babasından daha merhametli Allah (celle celâlühü), onun imtihanlar altında ezildiği bir anda omzuna kuvvet, ayağına fer, dizlerine derman verir de işlerin sarpa saracağı anlarda yollarına işaretler dizer. Öyledir Rahman’ın işleri. Yerlerde sürünmeyelim diye ufkumuzu göklere çekip maddî ve mânevî miraç merdivenlerinde yücelmemiz için gayretimizi bekler; ruhlarımızdaki hamlıkları, içlerimizdeki fenalıkları değişik vesilelerle törpüler, Cennet’teki nimetlerden tam mânâsıyla istifade edelim diye bizi hayatın çarklarında şekillendirir. Bu esnada nâçâr kaldığımız yerde rahmet ve inayet pınarlarını oluk oluk üzerimize boşaltır. O’nun (celle celâlühü), kullarına rahmet ve inayeti bazen bir vesileye bakar.

“Hoş sabr-ı cemîlimdir.
Takdir ü kefilimdir.
Allah ki vekilimdir.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”

Allah’ı (celle celâlühü) Kur’ân ve hadîsler ışığında bilen, O’nu hakkıyla tanıyan irfan sahibi bir gönlün varacağı son noktadır bu. Böyle bir gönül rahattır, huzurludur. Çünkü her şeyi en iyi bilen, merhameti hudutsuz bir Yaratıcı’yı işlerine vekil kılmıştır ve neticenin hayırla noktalanacağına inancı tamdır. Kul böyle inanınca, Allah (celle celâlühü) da böyle muamele eder ve her şey hayra çıkar. Zîrâ Allah’ın icraatı kulun beklentisi yönündedir. Bundandır ki Allah’a (celle celâlühü) itimat eden rahata erer.

“Vallahi güzel etmiş.
Billahi güzel etmiş.
Tallahi güzel etmiş.
Mevlâ görelim netmiş.
Netmişse güzel etmiş.”

İstikamet sahibi salim bir gönül, Allah’ın (celle celâlühü) bütün icraatlarının güzeller güzeli bir edayla nazarlarımıza arz olunduğuna eksiksiz itimat eder. Böyle bir gönül, hayır ve güzelliklerin art arda şekillendiği şu âlemi ibret nazarıyla seyredip Yüceler Yücesi’ne aşk ve muhabbetini ilân eder.

Tefekkür ve Marifet

Sadık Yalsızuçanlar
Diyanet Dergisi (Ocak 2011)

‘Benim öyle bir vaktim var ki, Rabbimden başkası oraya sığmaz.’


Fikr kökünden gelen tefekkür, fikretme, düşünme, asıl gerçeğe doğru gedik açma diye anlaşılabilir. Asıl gerçeğe, yani içkin olana, varlığın yüreğine… Mütefekkir bu anlamda, varlığın kalbine doğru sızan ve oradan konuşandır. Tefekkür’ün, ‘modern’ anlamda ‘düşünce’ olduğuna ilişkin imaları da yedekte tutarak diyebiliriz ki, Heideggeryen anlamda, ‘düşünme’ olarak kullanılan ve daha çok ‘hadsi bilgi’yi, sezgici ruha sahip insanın sezgisel/duygusal zekâsını, muhakemesini kullanarak ulaştığı bilgiyi işaret eden tefekkür, eylem hâlindeki akl’ın ürünüdür.İnsan, varlığa, varlık âlemine gelir ve kendini bir anda muazzam bir hayret denizinde bulur.Hayret’i, ‘şaşma, şaşırma, şaşakalma, ne yapacağını bilememe’yi de içerir biçimde hatta Heidegger’in, Nedir Bu Felsefe?’deki kastını da içine alarak; daha çok, Yaratıcı’nın varlığı karşısında dimağın kamaşması olarak kullanıyorum.
Dimağdan kastım ise, ortaçağda ‘akıl’ı, ama kalbî akıl’ı karşılayan intellectus kavramının ima ettiği tefekkür aracıdır.
Böylece hayret bir iç-duyum hâline dönüşüyor.
Yani, bir nesne, varolan hatta varlık karşısında insanın gözündeki perdelerin ortadan kalkmasına yol açan bir hâl.
Yunus’un, sonunda ‘ballar balını bulduğu’ yolculuğunu anlatırken söylediği, ‘Hak bir gönül verdi bana/Ha demeden hayran olur’daki hal.
Bu hâlin, bir şaşırma, şaşakalma olduğu kesin. Ama sadece şaşırma olmadığı da…
İnsan, daha önce hiç görmediğini gördüğünde, duymadığını duyduğunda, tahayyül etmediğini ettiğinde şaşırmadan öte bir şey yaşar.
Burada hayret, hem hayreti gerektiren hâlin ateşleyicisidir hem de sonuçlarındandır.
Ateşleyicisidir, çünkü bir nesneye, olguya, varolana veya varlığa, ‘hayret’le bakıldığında tefekkür edilebilir ve ondaki gizli yüz görünebilir. Sonucudur, çünkü insan hayret ederek hayran olabilir ve baktığında yeni bir veçhe görebilir.
Böylece hayret, hem bir tür düşüncedir hem de dönüşümdür.
Sadece düşünce değildir, çünkü hakikat düşüncelerde değildir.
Hakikatin görünümleri ancak, bir deneyim sonucu düşüncede gerçekleşen değişiklikle belirebilir. Yani bir ‘gerçek’, insanın elinden tutarak, onu bir başka ‘gerçeğe’ götürebiliyorsa geçerlidir ve dolayısıyla gerçektir.

Belki bu yüzden, Wittgenstein, kelimelerin sadece hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler.

Varlığın sesine kulak kesilen ve onu duymağa çalışmayı felsefi etkinlik yani düşünme olarak gören Heidegger’den de bir kez daha öğreniyoruz ki, insanın körlüğü gözlerinde değildir. Asıl körlük, göğsümüzdeki tahttadır.

Hayret etmeyi, tefekkürün arkhesi olarak önümüze getiren Heidegger şöyle der: ‘İnsanlar, hayretin içinden geçerek hem şimdi, hem de ilk olarak düşünmenin egemen başlangıcına vardılar.’

Hikmetin kurucu ögesi hayrettir.

Hikmet, varlığın içyüzünü okumaktır.

Peki, neler oluyor burada?

Bilgelere göre, ‘hayret sırasında kendimize tutunuruz. Varolanın karşısında, onun varolması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım atarız. Hayret etme, varolanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz. Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.’

Varlığa uygun olarak konuşmayı sağlayan hayret, insanı, kendini yok eden benliğin sınırlarından kurtarır ve zihnini genişletir. Zihin darlığı, insanın temel zaafıdır.

Fazlurrahman’dan öğrendiğimize göre, tüm Arap dilbilimcileri, bize, ‘zulüm’ sözcüğünün yaygın anlamının, ‘bir şeyi uygun olmadığı yere koymak’ olduğunu söylüyorlar.

Öyleyse yanlışın, yanlış yönelimin, yanlışa yönelmenin ve yanlışta ısrarın her türlüsü zulümdür.

Bunu irtikap etmeninse, göğüsteki gözün, yani iç gözün kalın gaflet perdeleriyle örtülü olmaktan ileri geldiği apaçıktır.

Görüşü keskinleştirmenin bir adı tefekkürdür ve bu içduyum hâliyle insan, gerçeği sürekli tecrübe eder ve deneyimleri, onu hayranlık vadisinde tutar.

Bu varlığın içinde olmaktır.

Bir metin olarak kâinat dendiğinde, bir sözcük olarak insan, bir harf olarak ağaç, bir cümle olarak güneş, bir deyiş olarak deniz, bir manzume olarak yıldız demiş oluyoruz ve baktığımız her şeye yeni baktığımızın bilincine varıyoruz.

Öyleyse, kâinatı bir metin olarak okumanın ve çözmenin bir yolu olmalıdır.

Gerçeği deneyimlerimizle farkettiğimize göre, varolandan varlığa geçerken, kendimizi özne olarak da görmüyor, eleştirinin, ‘kritik bir durum’ olmadığını, yani eserle eleştiricinin nesne-özne ilişkisinden öte bir düzey veya düzlemde karşılaştığını varsayıyoruz.

Hayret nasıl şaşırmadan öte bir şeyse, ‘tefekkür’ de, tümüyle modern bir durum/kavram olan düşünce’den başka bir şeydir.

Arapçadaki fikir veya Farsçadaki endişe hatta Fransızcadaki pensee daha çok, dikey bir ‘düşünme tarzı’nı ima eder. Fikr’in, Fars dilinde ‘endişe’yle anlamdaş olduğunu da biliyoruz. Endişe, dilimizde, gündelik sözlüğümüzde, kaygı, tasa gibi anlamlar kazanmış ve bir tür anlam kaymasına uğramıştır.

Sırası gelmişken, tefekkür’e yol açan hayret’in bir aşamasında, ‘temaşa’yı içerdiğini de hatırlamalı.

Kalbin, aklın anlayamadığı akılları vardır diyen, bunu derken, bir müşahade’sini aktarıyor.

O, kalbindeki akıllardan biriyle temaşa etmiştir varlığı ve gördüğü resim, salt beşeri bir zihinsel etkinlikle görülebilen bir resim değildir.

Şeyh Bedreddin, Varidat’ında, tefekkürün, varolan hakkında olabileceğini söyler.

Gerçekte düşünce, Yaratıcı’nın Zat’ı hakkında hayret etmek olan huşuya aykırıdır. Hakikat yolcusunun, nesnelerden Yaratıcı’ya ulaştığında düşünmesi hayret’e dönüşür.

Bu yüzden, hayret, tefekkürün ürünüdür. Ve yolcu, buna bir kez eriştiğinde, ne bundan ayrılmalı, ne de onu daha aşağı bir şeyle değişmelidir. Aksine, hayret’i yeterli olmayabilir. Bu yüzden Elçi, ‘Rabbim, hakkındaki hayretimi artır’ diye yakarmıştır.

Tefekkür, yolcu seyr hâlindeyken kendisinden istenilendir. Gayba dalmıştır. Fakat amaç, Zat’ıyla belirdiğinde tefekkür hayrete dönüşür.

Sufiler bu durumu, ‘Benim öyle bir vaktim var ki, Rabbimden başkası oraya sığmaz.’ diye ifade eder.

Tefekkürün açtığı yol-ki ona marifet diyoruz-nesneleri itibari değerinde bırakmaz, ya onları yok eder veya Yaratıcı’nın vechinin görünüşleri olarak ortaya çıkarır.

Kierkegaard, ‘etik ile estetik birdir’ derken, modernlerin indirgemeci olarak nitelediği, ama gerçekte, varlığa ilişkin soru soran ve bunu ‘hayret’te kalarak arayan ve bulan tefekküre gönderme yapar.

İnsanın Yaratıcı’sıyla dolaysız biçimde ilişki kurabilme yeteneğine inanan herkes, estetik olanın aynı zamanda ahlaki olduğunu deneyebilir.

Tam da burada karşımıza, Guenon çıkar.

Şehadet âleminden varlığın yüreğine, gayba doğru yolculuğunda insan zihninin imkanlarını yöneten yasalarla ilgilenen geleneksel öğretide, sanatla varlığın dilinin uyumundan söz edilmektedir. Nasr, modern zamanlarda, aynı zamanda kozmosu da yöneten insan diliyle, ruhunun etkinliğinin yollarının ayrıldığını saptar: ‘Şiirin geleneksel öğretisi, daha başka açıklamalara ihtiyaç duyar. Çünkü niceliksel doğa çalışmalarına ve dilbilimsel analizlere, kozmos çalışmalarından ve şiirsel terkiplerden daha fazla değer verildiği bir çağda, kevni hakikatlerle diller arasındaki uyum kaybolmuştur. Geleneksel öğretiye göre içsel göz, algının aracı olduğu için, deruni göze ya da kalbi keşfe kendini açan, kozmosun batıni hakikati, kendisini cismani alan üzerinde tanzim eden bir uyuma dayanır. Üstelik bu uyum, kendisini bizzat hem insan ruhunun ve hem de varlığın yansıması olan dilin dünyasında yansıtır. Dil alanında harici dünyanın maddi varlığının yerine geçen ve kozmik uyumun zihne yerleşmesini sağlayan kelimedir. Kalbi akıl tarafından uygun olarak tetkik edilen âlemin kendisi uyum ile kelimenin birleşmesinin sonucudur. Makrokosmozda âlem’in uyumu, hakikatin daha yüce düzeylerinde daha çok tezahür eder. Ve kosmozun daha aşağı uçlarına inildikçe donuklaşır. Daha az belirgin olur. Bu uyum, aynı zamanda geleneksel sanatların merkezini oluşturur. Ve geleneksel sanat ile maddi formlarla ilgili diğer sanatların esasıdır. Uyum her zaman vardır fakat, kelime ya da dilin özü üzerinde tabb edilmesi hayli belirgin ve derin olunca şiir oluşur. Şiir, nesnelerin temel uyumunu yeniden yankılaması aracılığıyla, insanın, varoluşun ve bilinçliliğin daha yüce makamlarına dönmesine yardım etmeye muktedirdir.’

Kalb-i Selim

Yeni Umit Dergisi 18 (1992)

Selim “Selime”den gelir. İslâm kelimesiyle aynı köktendir. Lügat ma’nâsı itibariyle kalb-i selim, hastalıksız ve arızasız kalb demektir. Daha has ma’nâda ise o, İslâm’dan başka her şeye kapalı olan kalbdir.

Kalb-i selim sahibi olmak, Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minler adına ortaya konan vasıfları yaşamakla mümkündür. Bu tarif umumidir ve her şeyi içine alır mahiyettedir. Hz. Âişe Validemize sorarlar: “Allah Rasûlü’nün ahlâkı nasıldı?” Cevap verir: “Siz hiç Kur’ân okumuyor musunuz?” “Okuyoruz”, derler. Validemiz sözüne devam eder: “O’nun ahlâkı Kur’ân”dı. “Evet, Kur’ân, evvelâ Rasûlullah (s.a.v.) kendi hayatını ona göre düzenlesin, tanzim etsin diye indirilmiş bir kitaptır. Önce O, sonra da, imam nasıl yapıyorsa arkadaki cemaat da öyle yapacak yani bütün Ümmet-i Muhammed düşüncelerini, tasavvurlarını hayat ve ahlâklarını ona göre tanzim edecektir.

Bir de biz, selim kalbi, daha ziyade insanlara zarar veren şeylerden salim olan kalb olarak düşünürüz. Çünkü bir hâdisde: “El-Müslimu, men selime’l-müslimûne min lisânihi ve yedihi” yani “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kişidir.” buyurulmaktadır ki, hususi olmakla beraber enfes bir tariftir. Evet, müslüman, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermeyecektir.

“Kalb-i Selim”, Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçer. İkisi de Hz. İbrahim ile alâkalıdır.

Hz. İbrahim kavminin ve bilhassa babası Azerin dalâleti ve sapıklığı karşısında iki büklüm ve ızdırap içinde kıvranmaktadır. Bunun böyle olması gayet tabii ve fıtrîdir. Zira her insanda cibilli olarak, yakın çevresine karşı bir sevgi ve alâka vardır. Hele bu çevre daraldıkça sevgi ve alâkada daha bir artmaktadır. Hiçbir sâlih evlad babasını sapıklık içinde görmek istemez, istemek bir yana, onun sapıklığı sâlih evladı, her şeyden daha çok üzer ve dilgir eder. Hele bu Hz. İbrahim gibi şefkatin doruk noktasında bulunan bir peygamber ise.. evet böyle birinin ızdırabı herkesten fazla olur. İşte Hz. İbrahim böyle ızdıraptan iki büklüm bulunmaktadır.

O, her zaman, içinde babasının da bulunduğu müşrik bir topluluğa tevhid dersi vermekte ve onları hak dine davet etmektedir. Ancak kavmi ve babası ona karşı devamlı diretir ve onun davetine icâbet etmezler, etmez de atalarının dini üzere olduklarını söylerler. Bu hemen her devirde, gerçeğe inanmayan insanların mazeretler veya dayanakları olmuştur. İşte böyle bir manzara karşısında Hz. İbrahim ellerini kaldırır ve Rabb’ine şöyle yalvarıp yakarır:

“Ey Rabb’im! Bana hikmet ver ve beni sâlihler arasına ilhak eyle. Sonradan gelenler arasında beni yâd-ı cemîl yap ve “Naîm” cennetine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla; şüphesiz o sapıklardandır, insanların diriltileceği gün, Allah’a selim bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme!” (Şuara, 26/83-89).

Hz. İbrahim selim bir kalbe sahipti. “Nitekim Rabbine selim bir kalple geldi” (Saffat, 37/84) âyeti bize bu hakikati anlatmaktadır. Ve işte O, ahirette insana ancak selim bir kalbin fayda vereceğini söylüyordu. Evet, küfrün hakim olduğu bir kalbin, selamette olması kat’iyyen düşünülemezdi. Kafir olan kimsenin evladı Hz. İbrahim (a.s.) de olsa, eğer onun kalbine küfür hâkimse, ona hiçbir yararı dokunmayacaktır. Evet, O İbrahim Halilullah ki, pek çok peygamberin babasıdır ve ihraz ettiği bu makamın yanında, âhir zamanda gelecek, en büyük Nebi ve Nebiler Sultanı’nın: “Ben ona benziyorum” diyerek iftihar ettiği bir insandır. İşte bu zatın babası Azer’in kalbi küfürle doludur ve sıddık peygamber Hz. İbrahim’in, babasına hiçbir yararı olamayacaktır. Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Hz. İbrahim ahirette de aynı ızdırapla kıvranacak ve babasını ayaklarının dibinde görecek, “Rabbim! Ne olur bu benim babam!” diyecek… Fakat Allah, Azer’i meshederek, Hz. İbrahim’in içindeki alâka ve sevgiyi silecek ve derken ona, babasını unutturacaktır. ” Böylece O, Halilim, Dostum” dediği ve rahmetinin bağrına bastığı İbrahim’ine, değişik bir buudda rahmetiyle tecelli edecektir.

Mes’eleye bu zâviyeden bakınca kalb-i selimin ne demek olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Kalb-i selimin, evvelâ küfürden, tereddütten, şirkten salim olması lâzımdır. İçinde küfrün kol gezdiği bir kalp ne kadar insanca davranışlar içinde de bulunursa bulunsun selim olamaz. Günümüzde çok hümanistler var, “Benim kalbim temiz, zira ben insanları çok seviyorum, hep onlar için hayra koşuyorum.” diyorlar, ama boştur: çünkü inkâr içindeki bir kalb kat’iyyen selim ve sâlim olamaz. Zira, kâinatın sahibini inkâr eden bir kalb küfür içindedir ve kat’iyyen pak olamaz. Aslında insânî değerlere saygılı olmak çok önemlidir. Ancak, hem o değerleri gerçek yüzleriyle idrak hem de bu idrakin sürekliliği, insanın insanlığının esası olan îmâna bağlıdır. Îmân olmayınca bütün iyilikler, güzellikler, faziletler ya yalan olur gider veya süreksizdir.. dolayısıyla da değersizdir.

Hem, nasıl bir insan, memleketine, hatta insanlığa çok faydalı bazı hizmetlerde bulunsa; fakat o zat memleketi idare edenleri ve o memleketin kanun ve nizamlarını tanımayacağını söylese, zannediyorum böyle biri, hemen derdest edilir ve cezalandırılır. Daha önceki faydalı işleri, hizmetleri hiç mi hiç nazara alınmaz. Öyle de, Kâinatın Sâhip ve Mâliki’ni tanımayan bir insan, vatan ve milletine ne kadar da faydalı olursa olsun, âhirette derdest edilip cezalandırılır ve yaptıkları ona hiçbir fayda getirmez. Ebu Talib, Efendimizi (s.a.v.) tâ çocukluğundan itibaren yanına aldı, 48 sene himaye etti.. ve hep O’na arka çıkdı ve kimseyi O’na dokundurtmadı. Ama buna rağmen, îmân etmediği için O İlâhî teminatı kazanamadı. Hatta Hz. Ebu Bekir, başı bir kuşun tüyleri gibi kıvırcık kıvırcık bembeyaz olmuş babası Ebu Kuhafe’yi alıp, Efendimiz’in huzuruna getirdiğinde, Ebu Kuhafe Efendimizin dizlerinin dibine oturmuş, geç de olsa, oğlunun girdiği nurlu yola girmiş ve müslüman olmuştu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Rasûlullah (s.a.v.); “Niçin ağlıyorsun, baban hidayete erdi ya” diye sorunca da, Hz. Ebu Bekir’in cevabı şu, olmuştu: “Ya Rasûlallah! Babamın yerine şu kelime-i tevhidi söyleyenin Ebu Talib olmasını çok arzu ederdim!” Hz. Ebubekir neden böyle düşünmüştü demeyin; çünkü Ebu Talib Efendimiz (s.a.v.)’i himaye edenlerin başında idi, O’nu bağrına basmış ve: “Git, bildiğini yap, ben sağ olduğum müddetçe Sana kimseyi dokundurmam. ” demişti. Ayrıca çocuklarından Haydar-ı Kerrar Hz.Ali’yi ve Mute’nin kahramanı Cafer’i. Efendimiz (s.a.v.)’in emrine vermiş, vermiş ve onları en emin ele teslim etmişti. Ama, bütün bunların Ebu Talib’e hiçbir faydası dokunmamıştı. İşte bütün mesele burada! Evet, eğer bir insan imanla gitmişse, yaptığı bütün yararlı işler onun hesabına işe yarar; aksine en güzel şeyler bile heba olur gider…

Bu ma’nâda kalb selimliği çok önemli bir husustur. İnsanlar birçok iyilik yapabilir; civanmert davranabilir ve hayra koşabilirler. Ne var ki, evvelâ kalbin şirkten, küfürden ve dalâletten kurtulması şarttır.

İkincisi ise, o kalbin İslâmiyet ile mamur ve Kur’ân ahlâkı ile donanmış olması lazımdır. Şayet, kalb Kur’ân’ın tarif buyurduğu ve teklif ettiği ahlâk ile mamur değilse, o kalb selim değildir.

Bütün bunlardan sonra Efendimiz (s.a.v.)’in yüce ahlâk ve ulvî seciyeleri de kalb-i selimin tezahürleridir. Bir insan, ahlâkını Efendimizin ahlâkına uydurduğu ölçüde selim kalbe sahip sayılır. Aksine kendi kendini aldatmış olur. Ümid ediyoruz ve Rabb’imizden niyazda bulunuyoruz ki bizi O’nun yüce ahlâkıyla serfiraz kılsın..!

Bugün, İslâmiyete hizmet eden mü’minler, öyle ümit ediyoruz ki -İnşaallah- ellerinden geldiğince ibadet ü taatta bulunmakta ve onunla gönüllerini mamur kılmaya çalışmaktadırlar. Aynı zamanda, insanların dünyevî ve uhrevî saadetlerini temin maksadına matuf olarak da. çok defa kendi maddi manevî füyûzat hislerinden fedakarlıkta bulunmakta ve kendi yaşama zevklerini, yaşama nazlarını bir tarafa iterek, başkalarını yaşatma, onları mesud etme arzu ve iştiyakıyla gerilime geçmekte, küheylanlar gibi koşmaktadırlar. Bir yerde bir araya geliyorlarsa, bu sadece ve sadece hizmet düşüncesini, hizmet azmini kuvvetlendirmeye matuftur. Evet, kulak verip onların heyecanlarını dinlediğiniz zaman, sinelerinin “i’lâyı Kelimetullah” mülahazasıyla attığını duyacak ve bunların o va’dedilen zatlar olduklarını anlayacak ve hissedeceksiniz. Siz ve gelecek nesiller, bu fedakar ruhlarla her zaman iftihar edeceksiniz. Zira onlar gelecek adına dirilişimizi tekeffül etmiş, desteklemiş ve omuz vermiş gerçek mü’minlerdir. Ve işte bunlar, selim ve sâlim kalb sahibi insanlardır.

Selim ve sâlim kalb mevzuu çok mühimdir, çünkü Kur’ân âyetleri onu mal ve evladın karşısına koymuş ve: “Mal ve eviad tayda vermez, o gün ancak kalb-i selim Fayda verir” buyurmuştur.

Sanma ki ey hâce senden sim ü zer isterler,
Yevme lâ yenfe ‘uda kafb-t selim isterler.

İyi yaşamış mısın? İyi ölmüş müsün? İyi dirilebilecek misin? Livaül-Hamd’in yolunu bulabilecek misin? Kevserin başına ulaşabilecek misin? Efendimiz, seni uzaktan görüp, tanıyacak mı? Senin ahiret-teki durumun, bütün bu sorulara ve daha başkalarına vereceğin cevaba bağlıdır. Zira Allah Rasûlü: “Ben benimkileri tanırım” buyurur. Nasıl tanıyacağı sorulunca da: “Sizin alnı beyaz, ayakları sekili atı, yüzlerce ve binlercesi arasından tanıdığınız gibi ben de benimkileri abdest azalarından tanırım.” cevabını verir. Allah Rasûlü sizi, alnınızdaki “Sîmahum fî vücuhihim min eseris-sücûd” (Feth, 49/29) âyetiyle mühürlenen damgadan tanıyacaktır. Ebû Hureyre (r.a.), kollarını omuzlarına kadar yıkıyordu. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca da: “Abdest azalarının nurunu arttırmak istediğim için” cevabını veriyordu. İşte bütün bunlar selim bir kalbe sahip olmanın tezahürleridir.

Bayram, Ramazan Ayı’nın Vârisidir

hikmet.net
 

Orucuyla, teravihiyle, sahuruyla iftarıyla, gecesiyle gündüzüyle bir Ramazan- Şerif’i daha geride bıraktık. Elimizden geldiğince değerlendirmeye çalıştık. Maddi-manevi berekete ve inkişafa vesile olmasını diledik. Ve şimdilerde elveda besteleri mırıldanıyoruz gönlümüz buruk da olsa. Fakat bu hüzünlü besteye, huzurlu ve neş’eli bir beste daha karışıyor beri yandan: Bayram Sevinci..

Bayram deyince insanın içinde bir huzur beliriverir. Çünkü geçmiş ömrümüzde bayramları hep güler yüzle karşıladık, bize sunacağı güzellikleri gözledik. Yakınlarımızla, eş dostla kaynaştık, başka zaman görme, konuşma fırsatımız olmayan insanlarla bir araya gelme imkânını yakaladık. Bayramı vesile ederek hediyeler dağıttık etrafımıza. Gönüller aldık, kalpler kazandık. Bütün bu güzellikler, tatlı bir çağrışım bırakmıştır bizim zihnimizde. Bu yüzden de bayram denilince tebessüm ediveririz hafifçe..

Dinimiz meşru dairede neşelenmeyi mübah kılmıştır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Medineyi teşrif ettiklerinde, Medine halkının iki bayram kutladıklarını gördü. “Bu günlerin özellikleri nedir?” diye sordu. Oradakiler, “Biz cahiliyede senenin iki gününü eğlence günü olarak kutlardık” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Bu iki güne karşılık Allah size öyle iki gün vermiştir ki bugünlerden daha hayırlıdır.” buyurdu. (Ebu Davut, Salât 239, 245; Nesai, Iydeyn 1; Müsned, 3/103, 178) Bu hadisten de anlaşılıyor ki, eğlenmek Müslümanların da hakkı. Ancak, Allah’tan kopuk bir eğlence değildir bu. Tamamen dünyevileşmiş eski bir adetin yerine, içine Allah hoşnutluğunu Resulullah muhabbetini katarak işin bizcesini ortaya koymaktır. Yani, bayram günleri sadece yeme içmeden ibaret günler değildir. Hele hele eğlenceye ve sefahete dalma günü hiç değildir. Bayram günleri, Cenab-ı Hakk’ın bir nimeti ve Efendimiz’in bir sünneti olarak idrak edilir ve Allah’a şükür ile Efendimiz’i yâd etmenin yanında istikbalimizin de bayram olması temennileriyle değerlendirilir. Gezmelerimiz, konuşup neşelenmelerimiz, ziyaretlerimiz, yeme içmelerimiz de hep bu ruh haliyle ve bu çerçevede ele alınır.

Bayramda, en başta yapılacak iki büyü vazife vardır: Bir, bayram namazı; iki, fıtır sadakası. Sadaka-i fıtır, zekâttan önce, oruçla beraber farz kılınmıştır. Bu bir yardımlaşmadır; orucun kabulüne, ölüm sekeratından ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir. Sadaka-i fıtır, ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olursa da bundan birkaç gün, hatta birkaç ay veya sene evvel de, sonra da verilebilir. Ancak bayram namazından önce verilmesi, fakirlerin namaza ve bayrama tasasız olarak iştiraklerini sağlayacağı için daha makbuldür.

Bayram, bir tesellidir; oruç ibadetinden ve Ramazan ayının o anne kucağı gibi munis ve sıcak ikliminden ayrılmanın verdiği burukluğa karşı bir teselli..

Bayram bir şükürdür; bir ay boyunca, Allah’ın affına, merhametine ermenin ve cehennemden âzâd olmanın şükrü..

Bayram bir provadır; ebedi âlemde – inşaallah – kavuşmayı ümid ettiğimiz, esas bayramımız sayılan ve affedildiğimizin remzi olan cennet günlerinin ve Cemalullah’ı müşahede merasimlerinin provası. Nasıl cennette gıll u gış, aldatma, kıskanma, kin tutma, düşmanlık etme yoksa ve herkes halinden memnunsa, bayramlar da o günlerin birer provası olarak, bütün düşmanlık duygularından azade geçirilmeli, olumsuz tablolar bu günler vesile edilerek bir bir silinmeli, yerine sımsıcak kardeşlik resimleri çizilmelidir.

Bayram günleri, günahlarımızın affı, kalbimizin uyanması ve merhamet duygularımızın kabarması için birer fırsattır. Affedemediğimiz insanların kapılarını çalıp – Allah’ın bizi affettiği gibi – affetmek için önümüze konulmuş bir imkândır.

Bayramlar, ziyaret, ziyafet, sıla-i rahim ve kaynaşma zamanlarıdır. Cömertliğin en geniş dairede sergilendiği, güler yüzün hiç eksik olmadığı, kalbin bir güvercin kalbi gibi insanları incitmemek için titrediği özel vakitlerdir. Tekbirlerin, tehlillerin her yanda gürlediği, salâvatların her tarafı kuşattığı hususi zaman dilimleridir.

Bayram, kısalığına rağmen haftaların, hatta ayların varidâtını, hayrını, bereketini ve neşesini bağrında saklayan bir zaman dilimidir. Bayramda Cenâb-ı Hakk’ın öyle ekstradan teveccühleri ve sürpriz ihsanları vardır ki, onlara bayram olmayan on günde, belki bir ayda, belki on ayda, belki birkaç senede ulaşılamaz. Yapılan bütün hayır ve hasenât ancak Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüyle değer kazanır; bayram işte öyle bir ilahî teveccühün en önemli vesilelerindendir; adeta bir ömrü tatlandıracak kadar engin ilahî lütuflara mazhar olma vaktidir.

Tabii, böyle bir mazhariyet Ramazan’ın hakkını vermiş, bayramda da laubâlîliğe girmemiş insanlar için söz konusudur. Bayramı sadece bir tatil olarak gören, bir ay boyunca yemeden, içmeden alıkonulmuş olmanın intikamını alıyormuşçasına abur-cubur her şeyi mideye indiren ve mübarek günlerde muvakkaten uzak durduğu haramlara yeniden giren kimselerin bayramın hususi varidâtından istifade etmesi çok zordur.

Cuma, haftanın bayramıdır, Ramazan ve Kurban da bütün bir senenin..

Bir de bayramlarımız vardır; ismi konmayan, vakti bilinmeyen ve hep ümitle ve hasretle beklenen… Müslümanların dünyada yüzlerinin güleceği, milletimizin sözünün geçeceği günler.. Huzura susamış insanlığın, tatlı su kaynağına koşar gibi imana koşacağı, inanmışların, inancın neşvesiyle bir kere daha coşacağı günler.. Allah’ın adının, Peygamberimiz’in yadının tekrar dünya ufuklarında şehbal açacağı, ezan-ı Muhammedîlerin her tarafta gürül gürül okunacağı günler.. Kur’an’ın anlaşıldığı ve doya doya yaşandığı günler… Kinin, nefretin toprağa gömüldüğü günler.. Milletimizin talihinin güldüğü günler.. İşte, ebedi bayramlara ulaşmadan önce, yeryüzünde kaybedilmiş cennetlerin yaşanacağı bu günler, bizim bu dünyada esas bayramlarımız olacaktır.

Bayramınızı tebrik eder, dünyada ve ahretteki esas bayramlarımıza bir mukaddeme olmasını bekleriz.

http://www.hikmet.net/content/view/56909/2/

Osmanlı’da Huzur Dersleri

Prof. Dr. Mehmet İpşirli

Kuruluş yıllarından itibaren Osmanlı padişahları gerek ilmî ortamı canlandırmak, kültürel gelişmeyi sağlamak, gerekse iktidarlarını çeşitli kesimler nezdinde desteklemek ve hanedanın meşruiyetini ortaya koymak gibi düşüncelerle kendi huzurlarında ilmî toplantılar yapmak üzere etraflarına ulemayı toplama, hatta özel hoca edinme konusuna önem vermişlerdir. Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren bizzatpadişahın da katıldığı ilmî sohbetler ve tartışmalar büyük bir yoğunluk kazanmıştır.

Huzur derslerine örnek olabilecek ilk sistemli uygulamanın III. Ahmed zamanında Nevşehirli Damad İbrahim Paşa tarafından 1136′da (1724) yapıldığı bilinmektedir. İbrahim Paşa, devrinin ta­nınmış alimlerini bazı Ramazanlarda kendi sarayında toplayarak onlara Kur’ân’dan bazı âyetlerin tartışmalı tefsirini yaptırmış, 1140 Ramazanda (Nisan 1728) bu derslerden birine III. Ahmed de katıla­rak başından sonuna kadar takip etmiştir. III.Mustafa’nın, babası III. Ahmed’in yanında genç bir şehzade olarak bu derslere katılma­sı ve bundan etkilenerek huzur derslerini ihdas etmiş olması kuv­vetle muhtemeldir. Daha sonraki padişahlar da bu geleneği sürdür­müşlerdir. Nitekim 1168 Ramazanında (Haziran 1755) III.Os­man’ın, Şerefâbâd’da kütüphane hocası Hamidî Efendiyi huzuruna davet ederek tefsir dersi yaptırdığı ve dersin sonunda ona ihsanlar­da bulunduğu görülmektedir.

18-29 Ramazan 1172 (15-26 Mayıs 1759) ta­rihleri arasında cuma dışında her gün padişahın huzurunda yapı­lan bu dersler Sepetçiler Kasrı, Sarık Odası, Ağa Bahçesi, Sofa ve Di­vanhane gibi Topkapı Sarayı’nın çeşitli mekanlarında gerçekleştiril­miş, toplantılara müzakereci olarak beş altı kadar alim katılmıştır. Dersler öğle ile ikindi arasında icra edilir, ikindi namazından sonra padişah Harem’e çekilirdi.

Huzur derslerinde dersi takrir eden alime “mukarrir”, müzake­reci durumunda olan alimlere önceleri “talip”, daha sonra “muha­tap” denilmiştir. Bir mukarrir ve beş muhatapla başlayan bu ders­lerde muhatapların sayısı zaman içinde artmış, eksilmiş, ders adediyle günleri, saatleri ve dersin süresi değişikliğe uğramıştır. Huzur dersleri hocaları şeyhülis­lam tarafından seçilmektedir. Gerek mukarrir gerekse muhatapların seçiminde liyakate ve ilmî mertebeye dikkat edilme­si, gönderilen emir ve tezkirelerde önemle belirtilmiştir. 1200 (1786) yılından itibaren Ramazanda sekiz ders ile yetinildiği ve dokuzun­cusunda mukarrirler meclisi toplanmasının bazı istisnalarla âdet haline geldiği görülmektedir. Tam bir ilmî serbestiyet içinde yapılan derslerde bir âyet okuna­rak mukarrir tarafından onun tefsiri yapılır, muhatapların soruları­na ve itirazlarına mukarrir cevap verir, böylece ilmî bir mübahase cereyan ederdi. Dersler genellikle Kadı Beyzavî tefsirinden yapılır­dı. Ancak âyetlerin tefsirinin son derece ağır ilerlediği, birkaç yılda sadece birkaç âyetin ele alınabildiği, bunun ise âyetlerin tefsir ve tahlillerinde gramer meselelerine, etimolojik ve ilgisiz yorumlara ağırlık verilmesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Nitekim İsra sûresinin tefsiri 1189 Ramazanında (Kasım 1775) başlamış, 1192 Ra­mazanına (Ekim 1778) kadar sürmüş, Fetih sûresinin tefsiri ise 1193-1198 (1779-1784) yılları arasında tamamlanabilmiştir. 1201 Ramaza­nında (Temmuz 1787) Bakara sûresinin tefsirine başlanmış, 1205 Ra­mazanına (Mayıs 1791) kadar beş yıl boyunca ancak ilk otuz âyeti­nin tefsiri müzakere edilebilmiştir.

XIX. yüzyıl boyunca yapılan huzur derslerinde yeni bazı pren­sipler belirlenmiş ve bir teamül teşekkül etmiştir. Bu dönemde mu­karrir ve muhatapların İstanbul ruûsunu almış, herhangi bir resmî vazifesi olmayan, İstanbul’da ikamet eden alimler arasından seçil­mesi, tayinlerin şeyhülislamın teklifi üzerine padişah tarafından ya­pılması, mukarrirlikte bir münhal olduğunda daha sonraki meclis­lerin mukarrerlerinin hiyerarşik sırayla yükselmesi, böylece son mukarrirliğe ilk meclisin baş muhatabının seçilmesi âdet olmuştur. Mukarrir, herhangi bir sebeple Ramazanda dersini takrir edemeye­cek durumda olursa o dersin baş muhatabı yerini alamaz, şeyhülis­lamın teklifi ve padişahın iradesiyle yeni tayin yapılırdı. Hacca git­me, yakınlarını ziyaret etme gibi sebeplerle İstanbul’dan ayrılan ders üyeleri Ramazan olmasa bile şeyhülislamdan izin alırlardı. Derslerde tefsir edilecek sûre ve âyetler çok önceden meşihata bildirilir, şaban ayının on beşinde muhataplara hazırlanmaları tembih edilirdi. Mukarrir ve muhataplar için gizlilik esastı. Bunlar Rama­zanda resmî ders günleri gelmeden özel olarak kendi aralarında ders müzakeresinde bulunamazlar, ancak günleri gelince aleni ola­rak ders yapabilirlerdi. Meclislerin toplantı yerini padişah belirlerdi. Burada mukarrir padişahın sağında, muhataplar ise mukarririn yanında yarım daire şeklinde önlerinde rahlelerle minderlere otururlardı. Erkek ve ka­dınlardan huzurda ders dinlemek üzere kalacakların isimlerinin padişahın tasvibinden geçmesi gerekirdi.

Huzur derslerinin mahiyetini, tarihçesini, yapılışını, mukarrir ve muhatapların seçimlerini ve isimlerini araştıran Ebül’ula Mardin, çalışmasını önce üç geniş makale halinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası’nda 1950-1951 yıllarında yayımlamış daha sonra bu yazılarını Huzur Dersleri adıyla kitap haline getirmiştir (İstanbul 1951). Huzur dersi hocalarının mazhar oldukları ihsanlar ve maruz kaldıkları cezalar, bu derslerin yapıldığı yerler, mukarrir ve muha­tapların hal tercümeleri, ders ve icazetname örnekleri, menkıbeler ve bazı eklerden oluşan II ve III. ciltleri ise İsmet Sungu bey ikisi bir arada olmak üzere neşretmiştir (İstanbul 1966).

Günümüzde Fas Sultanı II. Hasan’ın huzurunda Ramazan ayla­rında usul ve muhteva bakımından Osmanlı huzur derslerine ben­zeyen dersler yapılmakta ve bunlar ed-Dürûsü’l-Haseniyye adıyla Arapça ve İngilizce olarak neşredilmektedir.

http://www.sonpeygamber.info/huzur-dersleri

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.